Çok Gül, Ağlamazsın!

Hiç sevmediğim bir söz var: ''Çok gülme ağlarsın!'' Yahu niye ağlıyorum güldüğüm için? Niye cezalandırılıyorum? Tamam acı çekmek hoş bir his değil ama bunun suçlusu neden öncesindeki mutluluğum olsun ki?…

Hiç sevmediğim bir söz var: ''Çok gülme ağlarsın!'' Yahu niye ağlıyorum güldüğüm için? Niye cezalandırılıyorum? Tamam acı çekmek hoş bir his değil ama bunun suçlusu neden öncesindeki mutluluğum olsun ki? Sanki mutluysak illa bir bedel ödeyeceğiz. ''Vay sen nasıl mutlu olursun, al sana mutsuzluk'' diye bizi cezalandıran bir sistem var sanki!Hep bir ''dünya tekin değil, başımıza kötü bir şey gelecek'' duygusu. Tam da sistemin istediği ruh hali. İnsanlar hep korku dolu olsunlar ki kafalarını kabuklarından dışarı fazla çıkaramasınlar.

 

İtiraf ediyorum; ben de kaygılarla örülü kabuğum ile uzun zamandır mücadele ediyorum. Uzun zaman derken, epey uzun çünkü aslında her şey ben daha anne karnındayken başlıyor. Hayata tutunabilmem için annem ağır bir hormon tedavisi görüyor ve düşeceğim ile ilgili yoğun endişe duyuyor. Sonunda 7.5 aylık doğuyorum. Bu sefer de erken doğum nedeniyle kaygılanıyor: ''Ya çocuğa bir şey olursa?'' diyip duruyor. Oluyor da. Çok hasta bir çocukluk geçiriyorum. Bu arada çocukken en sevdiğim şey şarkı söylemek. Ama ondan bile korkuyor ailem çünkü astım hastasıyım. Yine de yılmıyorum, şarkı söylemeye devam ediyorum ve 8 yaşımda TRT Ankara radyosu çocuk korosu sınavlarını, özel olarak seçtikleri 30 ses arasında kazanıyorum. Benim dışımda herkes çok havalı koroda. Seçilmiş olmanın verdiği bir kibir var üzerilerinde. Bende kibir yok ama ağır bronşit var. Öksürük krizlerimde beynim kafamdan çıkacak diye korktuğumdan, kafamın üstünü sıkı sıkı tutuyorum. Çocuk aklı işte... Fakat sonra müzik yapmak en büyük şifam haline geliyor (tabi ilaçların da etkisi olmuştur ama ben müzik sayesinde iyileştiğimi düşünmeyi yeğliyorum) ve fiziksel olarak iyileşiyorum. Ancak o kaygılı hal bana yapışıp kalıyor.

 

Ergenliğimde bir öz güven geliyor üstüme ve kaygı maygı kalmıyor (Daha doğrusu pusuda bekliyor diyelim). Üniversiteyi burslu kazanıyorum. Yetmiyor, dört sene üst üste bölüm birincisi oluyorum ve sonra da okuldan tüm üniversite genelinde birinci olarak mezun oluyorum. Şimdi düşününce bütün bu ''birincilik''lerin aslında biraz da kaygı ve korkularımı bastırmak için olduğunu görüyorum. Diyeceksiniz ki artık bir öz güven patlaması yaşamışsındır. Yok vallahi öyle olmuyor. Hatta hikayem bundan sonra başka bir hal alıyor. Öncelikle müzik yapmak için İstanbul'a gelmeye karar veriyorum ve yüksek lisansı kazanıyorum. Ama o da ne? Nasıl olur... Kendi başıma İstanbul'a gelmeye korkuyorum ben! Ya başıma bir şey gelirse, kendi başımın çaresine nasıl bakacağım? İlk orada anlıyorum işte: ister üniversite birincisi ol, ister dünya birincisi ol, kendi başına kalmaktan korktuktan sonra ne anlamı var? Tabi ki her zaman başıma bir şey gelmesinden endişelenen ailem de hemen benimle İstanbul'a geliyorlar. Yani korkumla hiç yüzleşmek zorunda kalmıyorum. Aman ne güzel! Ta ki yüksek lisansı bitirip yalnız başıma eve çıkmaya karar verdiğim dönemde, panik atak geçirene kadar.

 

O gece annemler yok... Arkadaşlarımla dışarı çıkmak istiyorum. Annem telefonda son derece kaygılı bir sesle, ''kızım ne olur geç saatte taksime gitme, başına bir şey gelir,'' diyor. Sinirleniyorum. Annemin sürekli başıma bir şey geleceğini ima etmesinden bıkmışım artık. Tabi ki onu dinlemiyorum ve dışarı çıkıyorum. Ve bir saat sonra panik atak geçiriyorum.

 

O dönem yardım aldığım çok tatlı bir psikiyatr, bana diyor ki, ''Aydilge anksiyeteni öcü gibi görmekten vazgeç. Çünkü ona o anlamı yükleyen sensin. Onu aslında seni kızdırmaya, ağlatmaya çalışan bir çocuk gibi düşünebilirsin. Ya onu ciddiye alıp gerçekten kızıp acı çekebilirsin ya da yaptıklarına odaklanmamayı seçebilirsin. Onun amacı seni panikletmek, çaresiz hissettirmek. Ağlamazsan, sakin kalırsan, önündeki işine bakıp anda kalırsan, bir süre sonra mutlaka sıkılıp gider. ''Yahu bu kız istediğim ilgiyi bana vermiyor'' diyip orada kalmaz. Ama onu çok ciddiye alırsan, amacına ulaşmış olur ve daha çok üstüne gelir.''

 

Bir durup düşünüyorum. Anksiyete yaramaz bir çocuk yani öyle mi? Aslında böyle düşününce gözüme daha az korkutucu geliyor. İlgi isteyen, dikkat çekmeye çalışan bir çocuk! Evet gıcık ediyor insanı. Bir an önce gitsin, sussun istiyorum ama sonuçta bir canavar da değil. Onu kocaman bir canavar olarak gören, benim beynimdeki büyüteç.

 

Bu benzetmenin aklıma yattığını gören doktorum gaza gelip bir öneride daha bulunuyor. Diyor ki anksiyeteni sev. Haydi canım. Daha neler! Bu kadarı da fazla! Neyini seveyim nemrudun? ''O seni sen yapan yanlarından biri ama'' diyor doktorum. ''Seni duyarlı v yaratıcı kılan, bütün bu besteleri, romanları yazmanı sağlayan o. Onun sana zarar veren yanlarını törpülemek güzel ama onu yok etmeye çalışma...''

 

Ne demek istediğini tam anlamıyorum adamcağızın. Niye sevecekmişim ki anksiyetemi? Hiç de sevmiyorum! Nefret ediyorum, gitsin, istemiyorum! Sonra Amerikalı bir psikiyatr olan Abraham Twerski'nin bir konuşmasını izliyorum ve kafamda ışıklar yanmaya başlıyor. Twersky ıstakozlardan bahsediyor. Istakoz'un sert bir kabuk içinde yaşayan narin, yumuşak bir hayvan olduğundan... Istakozun kabuğu hiçbir zaman büyümüyor. O yüzden Istakoz büyümeye başladığında, kabuğu da dar gelmeye başlıyor. Huzursuzlanan ve sıkışan ıstakoz, eğer insan olsa muhtemelen asla büyüyemeyecek. Çünkü kendini rahatsız hisseder hissetmez, antidepresanla, alkolle, bilgisayar oyunları ya da dizilerle sıkıntısını uyuşturup bastırmaya kalkacak. Ama Istakoz öyle yapmıyor. Konfor alanından çıkıyor, bir kayanın altına giriyor ve dar gelen kabuğunu atıyor. Sonrasında yeni bir kabuk oluşturuyor. Gün gelip daha büyüyüp, o kabuk da dar gelince, bu sefer onu kırıp yenisini çıkartıyor.

 

Yani biz insanlar ve sevgili ıstakozlar büyüdükçe kabuklarımız bizleri sıkıştırıyor. Ve aslında büyümemize neden olan şey, tam da bu! Kendimizi rahatsız hissetmemiz! Bize yeniyi, daha iyisini, güzelini arattıran, içimizdeki huzursuzluk. Stresli zamanlar öcü değil, aslında büyüme zamanının, konfor alanından feragat edip, bir çıkış yolu bulma zamanın geldiğinin işareti. Zorluklar altında ezilmek mi, yoksa onları dönüşmemize vesile olacak birer çıkış tabelası olarak görmek mi? Bir durup düşünmeli: Zorluklar ruhumuzun antrenman salonudur belki...

 

Aydilge


Yorum Yaz