Hala İnanıyorum...

İlk okulda kısa boylu bir kız olarak (hala öyleyim) beden derslerinde pek çok atlamalı zıplamalı hareketi beceremezdim. Bunun nedeni boyumun kısa olmasından çok, boyum kısa olduğu için bu hareketleri yapamaycağıma…

İlk okulda kısa boylu bir kız olarak (hala öyleyim) beden derslerinde pek çok atlamalı zıplamalı hareketi beceremezdim. Bunun nedeni boyumun kısa olmasından çok, boyum kısa olduğu için bu hareketleri yapamaycağıma yüzde yüz inanmış olmamdı. Dalga geçen, ''bücür boyunla sen bir dur yahu'' diyen çok olunca, hele ki bunlardan biri öğretmeninizse, buna inanmak zor olmuyor. Küçük bir Budha edasıyla kendime seslenip ''Ey Aydilge, neye inanırsan ona dönüşürsün. Kısa, uzun, hepsi ilüzyon. Önemli olan kafandaki limitleri kaldırmak'' gibi laflar edecek kapasitem olmadığı için genellikle iç sesim bana moral vermek yerine beni kelimelerle dövmeyi tercih ediyordu: ''Bücürsün işte yine yapamadın'' şeklinde. Salonda kimse yokken ardı ardına attığım basketleri, içeri biri girdiği anda çatlasam da patlasam da atmam mümkün olmuyordu. Atamadıkça daha kötü hissediyor, neredeyse topu düzgün tutamaz hale geliyordum. Sanki tüm dünya benle alay ediyordu. ''Aaa bak şurdaki Aydilge değil mi, hani şu basket atamayan kız var ya''. Oysa basket atıp atamamam benimle dalga geçenlerin çok umrunda değildi. Onların derdi beni incitmekti. Mesele yeteneksizliğim değil, onların çaresizliğiydi... ''Öteki''nin acısıyla mutlu olma çaresizliği. İyi hissetmek için başkasının acısına muhtaç olan tutsak insanların çaresizliği... Benim çaresizliğim ise, akran zorbalığının farkında olmayıp, gerçekten de kendimi yetersiz ve eksik sanmamdı. Annem ne kadar üzüldüğümü anladığı için bir gün bana bir kurbağa masalı anlatmaya kalkmıştı. ''Eşek kadar oldum anne, ne masalı ya,'' dememe rağmen ağzıma bir dilim kek sıkıştırıp başlamıştı anlatmaya:

''Bir gün bir grup kurbağa, yüksek bir ağacın dalına zıplamaya karar vermişler. İlk önce kim zıplarsa birinci gelecekmiş. Hepsi çok hırslanmışlar. Fakat izleyici kurbağalar başlamışlar konuşmaya: ''Yahu o dala nasıl zıplayacaksınız? O dal çok yüksek. Haddinizi bilin!'' Yarışan kurbağaların morali bozulmaya başlamış ve birer birer başarısız atlayışlar yapmaya başlamışlar. Hiçbirinin baştaki öz güveni kalmamış. Seyirciler de keyiflenip ''Hahaha demiştik biz size, hahaha rezil oluyorsunuz. İşte boyunuzdan büyük işe kalkışırsanız böyle olur'' diye dalga geçmeyi sürdürmüşler. Kurbağaların iyice morali bozulmuş, beter olmuşlar. Ta ki bir tane kurbağa, gayet sakin bir şekilde gelip, zıp diye dalın üstüne oturana kadar. Herkes şok olmuş. Hemen kurbağa aşağı inince sormuşlar. Nasıl başardın, bu işin sırrı ne, anlat bize diye... Kurbağa ise onları duymamış. Çünkü sağırmış! Zaten başarmasının nedeni de buymuş. Hiçbir negatif konuşmayı, moral bozucu ''yapamazsın, edemezsin''leri de duymamış.

Annemin komik kurbağa taklitleri eşliğinde masalın vermek istediği mesajı almıştım. Bir iki gün kendimi iyi hissetsem de tabi sonra yine zorbaların sesine yenik düşmüştüm. Basketbolcu olmak gibi bir hayalim zaten yoktu. Beni rahatsız eden, kendi başımayken atabildiğim basketleri başkası izlerken atamayışımdı. Zorbaların benimle konuştuğu gibi ben de kendimle öyle konuşmaya başlamıştım. ''Beceriksizsin Aydilge, bir topu çemberden geçirmeyi bile beceremiyorsun bücür şey.'' Bu durumu o kadar genelliyordum ki, iyi ve mutlu bir hayat yaşayacağıma ve bunu hak ettiğime dair inancımı bile yavaş yavaş yitirmeye başlamıştım. Şimdi kocaman kadın oldum. Ama kalbi kırık, küçük Aydilge bazen saklandığı yerden öyle bir çıkıyor ki, bağıra çağıra, tepine tepine ağlıyor. Ne zaman haberlere, twitter'a, sosyal medyaya baksam, ''bu kadar da olmaz artık pes'' dediğim herşeyin olduğunu görüyorum. Anormal bir nefret ve linç kültürünün lağım gibi her yere yayılışını izliyorum. Böyle bir dünyada nasıl ayakta kalacağım, nasıl nefes alacağım, hayat bir oyunsa, ben bu oyundan nasıl zevk alıp, basket atacağım diyorum. İlkokuldaki zorbalar artık her yerde. Sürekli birilerinden nefret ediliyor, o tutuklansın, bu gebersin, bu kahrolsun, şu topa tutulsun, şu konuşmasın isteniyor. Her an haberlerde, mutlu ve başarılı, tatminkar bir hayat yaşamanın mümkün olmadığını, dünyanın iğrenç bir yere dönüştüğünü dinliyoruz. Annemin sözü geliyor aklıma. Kızım neye inanırsan ona dönüşürsün diyor annem. Neye dönüşüyoruz? Peki inanmamak mümkün mü? Annemin bir masalı daha geliyor aklıma... İki çocuk buz kaplı bir gölde oyun oynarlarken buz çatlıyor ve çocuklardan biri suya düşüyor. Gölün kenarındaki insanlar, uzaktan bunu görüp bağırmaya başlıyorlar. ''Eyvah, ne olacak şimdi? Çocuk suya düştü! Diğer çocuğun, onu kurtarması mümkün değil. Ay baksana nasıl da cılız bir şey. Nasıl çıkarsın arkadaşını gölden! Ah ölecek çocukcağız gördün mü? Ah, ah ah, vah , vah!'' Bu yetişkinler bir çözüm bulacaklarına, boş boş ahlanıp vahlanmaya devam ederken, bizim cılız, bıdık çocuk, canla başla uğraşıp arkadaşını sudan çıkarıyor. Yetişkinler gözlerine inanamıyorlar. ''Ay mucize, oldu, ay bu nasıl olur, nasıl bu cılız çocuk arkadaşını kurtarabilir?'' Bilge bir amca yanlarına yaklaşıyor ve diyor ki ''Olur da olur, bal gibi olur; çünkü çocuk sizin onun başaramayacağına dair yaptığınız konuşmaları duymayacak kadar uzaktaydı.''

Artık uzakta kalmak mümkün mü? Her gün yeni kötülük ve felaketlerden haberdar olduğumuz bir dünyada, ''kendine'' inanmak mümkün mü? Hatta bir kendiliğimiz var mı? Kaldı mı? Kaldıysa bile bu kadar kirin, pisin içinde yeterince temiz mi? Aklıma yine bir hikaye geliyor.

Bir kadın, kocasıyla beraber kahvaltı yaparken, çamaşırlarını asan komşusunu görüyor ve diyor ki ''Ay şu çamaşırların haline bak, bu kadın yıkamayı bilmiyor, kirli bunlar.'' Adam bakıp, anlam veremeden kahvaltısına devam ediyor. Kadın ise komşusunun çamaşır astığını gördüğü her seferinde aynı yorumu yapmayı sürdürüyor. Birkaç hafta sonra bir sabah, komşusunun çamaşırlarının tertemiz olduğunu gören kadın şaşkın bir şekilde:

''Hele şükür, sonunda çamaşır yıkamayı öğrendi bizim komşu bak,'' diyor kocasına. Kocasından ise şöyle bir cevap geliyor:

''O öğrenmedi. Ben bu sabah biraz erken kalkıp penceremizi temizledim. Çok kirliydi''

İşte buna dönüşüyoruz belki de. Kirli camlara... Gözümüzün, kalbimizin penceresini nefretle yıkadıkça... Ama gölün kenarında duran, boş boş ''ah vah'' edenlere dönüşmemek için umudu aramaya, gölün içine dalıp, elimizi uzatmaya da devam etmemiz lazım. Hem belki de buz kırıklarıyla dolu bir gölün altında donmuş beni bekliyordur küçük Aydilge. Bu da benim masalım işte. Onu sıcacık bir şarkıya sarıp, elinden tutup, üşümüş gövdesini kucağıma alıyorum... Ve hala inanıyorum...

2021 Mayıs ayında Bavul Dergisi'nde yayınlanmıştır.


Yorum Yaz