Hoşgeldin Hüzün

Olumlu düşünmemizi söyleyen insanlar bazen çok sinir bozucu oluyor değil mi? Hem nasılsın diyorlar, hem de iyi olmadığımızı söylersek, tepki gösteriyorlar.  ''Aman canım bunda üzülecek ne var, sıkma canını, haline…

Olumlu düşünmemizi söyleyen insanlar bazen çok sinir bozucu oluyor değil mi? Hem nasılsın diyorlar, hem de iyi olmadığımızı söylersek, tepki gösteriyorlar.  ''Aman canım bunda üzülecek ne var, sıkma canını, haline şükret'' gibi... Böyle olunca insan anlaşılmadığını ve acısının küçük görüldüğünü hissediyor. Yani zaten o anda kötü hissediyoruz, üstüne bir de üzülmeye değmeyen bir şeye üzülmekle suçlanıp, daha da kötü hissediyoruz. Bizi teselli etmeye çalışırken, daha sinir ediyorlar. Gerçi itiraf etmeliyim, eskiden aynı şeyi ben de başkalarına yapardım. Çünkü aslında hiçbirimiz tam anlamıyla mutsuz olan birinin acısıyla ne yapacağımızı pek bilmiyoruz. Çaresizce oturup kalmak yerine, en kestirme çözüm olarak da ona olumlu düşünmesini, kafaya takmamasını öneriyoruz. Yani aslında bir insan, diğerine olumlu düşünmeyi tavsiye ettiğinde bu genellikle ona yardım etmek için değil, kendi rahatsız konumundan, ne yapacağını bilememe halinden kurtulmak için oluyor. Zaten böyle bir tavsiye kimin işine yarar ki? Acı verici duyguları iki üç olumlu düşünceyle yenebilseydik, bunu başkası bize söylemeden kendimiz de yapardık. Ne zaman biri bana gelip kafaya takma dese, ''Aaa olur takmayayım, harika fikir! Neden hiç aklıma gelmedi acaba'' diye dalga geçiyorum artık, ne yapayım...  

Hatta olumlu hissetmeye zorlandıkça sizi bilmem ama bana sinir geliyor. Son dönemde okuduğum psikoloji makalelerine göre de olumlu hissetme akımları ve dayatmaları gerçekten bizleri iyileştirmiyor, hatta hasta ediyor. Çünkü bu şekilde duygularımızdan korkmaya ve kaçmaya başlıyoruz. Sürekli pozitif hissetmenin önerilmesi, aslında negatif hissetmenin doğru olmadığı fikrini dayatıyor bize. Bu yüzden çoğumuz olumsuz bir ruh haline girdiğimizde, bunun yanlış ve sağlıksız olduğuna ve  mümkün olan en kısa sürede bundan kurtulmamız gerektiğine inanır olduk.  Kaçan kovalanır derler ya, biz kaçtıkça da duygular bizi daha çok kovalıyor. Ama asıl soru şu, duygularımızdan kaçmalı mıyız?

Tamam ben de çok sevdiğim biri ağladığında, hemen geçsin, mutlu olsun istiyorum ama işte asıl yanlış olan bu olabilir mi? Çünkü bazen yaşam olumsuzdur ve doğal olan da olumsuz durumlar karşısında olumsuz hissetmektir. Onları kovalamak, yok etmeye çalışmak değil.  Asıl bu kaçma ve yok etme hali bize iyi gelmiyor.

Ben kaygı dozu çok yüksek bir evde büyüdüm. Her konuyla ilgili yoğun endişe duyan annemin üzüntüsünü gördükçe, kaygıyı büyük bir düşman olarak kodladı beynim. Kaygı duymamam lazım, annem gibi olmamam lazım, acı çekmemem lazım. Çünkü kaygı kötü hissettiriyordu. Kötü hissetmek istemiyordum. Yani kaygı ve korku duymak benim için öcüydü... Ama kaçmak tabii ki işe yaramadı. Ergenliğimde zaman zaman çok içim daralır, doktorların anksiyete dediği durumu yaşardım. Aslında daha yaşamaya izin bile vermeden hemen şu düşünceler gelirdi aklıma: Eyvah kaygı hissediyorum (yani eyvah öcü geldi), ya kötüleşirsem, ya bu artarsa, ya dayanamaz hale gelirsem, ya ilaç tedavisi görmek zorunda kalırsam... Ve bu düşünceler git gide kalabalıklaşırdı. Daha kötü hissederdim, kötü hissettiğim için de daha hızlı kaçmak isterdim, kaçmak istedikçe daha fazla gömülürdüm bataklığa. Oysa zaman zaman endişelenmeyi , anksiyete hissetmeyi doğal görebilseydim, onu öcü gibi etiketlememiş olsaydım, bu denli yan düşünce de türetmeyecektim. Beni kötü hissettirenler asıl bu yan düşüncelerdi...

Bir gün konsere giderken, gitaristim Cem uçakta biraz bunaldı, nefesi daraldı. Kötü hissettiğini söyledi. Hostesten yardım istedi. Benimle biraz konuştu, sonra biraz su içip, biraz da bekledikten sonra rahatlamaya başladı. Uçaktan indikten sonra konu bir daha açılmadı. Bir dahaki konserde yine uçağa bindik. Endişeliydim, acaba Cem yeniden kötü hissedecek mi, uçak fobisi geliştirecek mi, geliştirirse ona nasıl yardımcı olabilirim gibi düşünceler beynimde yankılandı. Cem ise gayet mutlu mesut müzik dinleyerek uçuyordu. Ben Cem'in yerinde olsam, ya tekrar fenalaşırsam, ya uçaktaki tüm insanlara rezil olursam, ya geçen seferkinden daha kötü hale gelirsem gibi şeyler düşünürdüm kesin. Ve böyle düşündüğüm için de muhtemelen yine kötüleşirdim. Oysa Cem için olay orda kalmıştı, yaşanmıştı, bitmişti. Evet kötü hissetmişti. Evet hissetmese ne iyi olurdu. Ama hissettiği için acaba ben hasta mıyım, acaba hostese rezil mi oldum, acaba Aydilge benimle ilgili ne düşünüyor, acaba yine bunu yaşar mıyım?'' gibi yan düşünceler türetmemişti. Çünkü kaygılanma ve kötü hissetme hakkını vermişti kendine. Kaçmasına ve korkmasına gerek yoktu. Kaygı duymak normaldi, mutlu olmak kadar... O anda kafama dank etti. Asıl sorun olumsuz hislerimiz değil, asıl sorun olumsuz hislerle ilgili yargılarımız. Onları korkunç ve yok edilmesi gereken duygular olarak etiketlememiz.

Psikoloji uzmanları diyor ki kronik olarak duygularıyla mücadeleleri olan insanlar kendilerini, özellikle de kendi acı verici duygularını çok acımasızca yargılarlar. Korkumuzu, üzüntümüzü, öfkemizi bir sorun olarak ele aldığımızda (yani onu düzeltmeye, kontrol etmeye, yönetmeye çalıştığımızda beynimizi kendi duygularımızı bir sorun olarak algılaması için eğitmiş oluyoruz. O da buna daha fazla endişeyle cevap veriyor. Çünkü sorunlar karşısında endişelenmesi normal!

Oysa Cem bana çok önemli bir şey göstermişti. Yani kendini yargılamaktan ziyade, acı verici duygularına öz-şefkat uygulamıştı. Bu şekilde hissetmenin zor ve kötü olduğunu kabul etmişti. Ancak bunu kendisiyle ilgili bir sorun  ya da kafasının arızalı olduğu şeklinde yorumlamamıştı. Çünkü arada sırada kötü hissetmek, kaygılanmak, korkmak ne bizim bozuk, ne hasta, ne de kötü olduğumuzu gösterir.

Uzun yıllardır ben de duygularımı yargılamadan gözlemlemeye çalışıyorum. Yani anlamaya, tarif etmeye...

Onlar hakkında yargıçlık yapmadan sadece hissetmeye...

Üzgünsem üzgün hissediyorum ve bilirsiniz ki bu zaten yeterince zor. O yüzden üzgün hissediyorum diye bir de fazladan utanç, suçluluk, endişe duymamaya çalışıyorum. Çünkü anladım ki daha az üzülmeye çalışmak çözüm değil. Çözüm, üzüntü ile daha iyi bir ilişki kurabilmek, barışmak, ne anlattığını anlamaya çalışmak... Hoşgeldin Hüzün...

MİSAFİRHANE
İnsan kısmı bir misafirhane,
Her sabah yeni birisi gelir.

Bir sevinç, bir bunalım, bir zalimlik,
Aniden farkına varmak bir şeyin,
Hepsi beklenmedik misafir.

Hepsini karşılayıp eyle!
Evini vahşetle süpürüp,
Bütün mobilyalarını boşaltan
Bir kederler kalabalığı bile gelse.

Her geleni alnının akıyla misafir et.
Olur ki yeni bir zevk getirmek için
Boşalttılar evini.

Karanlık düşünce, utanç ve garez,
Hepsini gülerek karşıla kapıda
Ve buyur et içeri.

Minnettar ol her gelene
Kim gelirse gelsin.
Çünkü bunların her birisi
Öte taraftan bir kılavuz
Olarak gönderildi.


Mesnevi 5. cilt- 3676: Çeviren: Vehbi Taşar. Coleman Barks “Essential Rumi”

 

Yazan : Aydilge. Bavul Dergisi'nde yayınlanmıştır.

 


Yorum Yaz