Istakozlar ve Ağrılar ve Nisan...

Nisan En Acımasız Aydır. Böyle buyurdu T.S. Eliot Çorak Ülke şiirinde: ''Nisan en acımasız aydır...'' Hem de o harika ılıklığı, ve cezbeden çiçekleriyle... Senin canın da kıpır kıpır olur o…

Nisan En Acımasız Aydır. Böyle buyurdu T.S. Eliot Çorak Ülke şiirinde: ''Nisan en acımasız aydır...'' Hem de o harika ılıklığı, ve cezbeden çiçekleriyle... Senin canın da kıpır kıpır olur o geldiğinde. Dışardakiyle beraber içindeki doğa da canlanır. Yaşama arzun alevlenir. Ama sinsi bir acı da çörekleniverir içine çünkü bir şeyler yapman gerektiğini hissedersin. Mutlu olmak için, kendini değiştirmek için harekete geçmen gereklidir. Çünkü olmak istediğin yerde değilsindir aslında. Ve Nisan ''dan!'' diye farkettirir bunu sana.

 

O gelmeden önce, ne güzel de kış uykusuna yatmışsındır. Hislerini dondurarak kendini acıya karşı koruduğunu sanmışsındır.  Ama Nisan'la beraber, hislerinin üzerindeki don erimeye başlar ve sen yeniden yaşamla temas edersin. Bu hem büyük bir coşku verir sana, hem de kalkanını yitirdiğinden ötürü daha korunmasız ve incinmeye hazır bir hale gelirsin. Gömüldüğün toprağı delerek tekrar yeryüzüne çıkman zordur. Korkarsın; çünkü güneş kadar fırtınayla da karşılaşabilirisin. Oysa toprağın altındayken ve duyguların ölüyken rahatsındır. Sonra Nisan gelip aklını çeler. Acımasızca çeler aklını… İyki de çeler, ya da ne yazık ki çeler. Hangisi olduğu sana bağlıdır. Son cümleyi sen kurarsın, Nisan değil.

 

''Pençelerine takılır mıyım Nisan'ın?'' diye korkar bir yanın. Diğer yanınsa bilir, pençeleri olan sensindir, kendi kendini parçalayan... "Denize kanıp derine dalma, vurgun yersin" diye söylenir bir yanın. Sevdaya dalarken de hep bu yüzden yüzeyde kalmışsındır korkak, kaypak; aman vurgun yemeyeyim diye. Ama derinlik sarhoşluğu diye boşuna dememişler. Derine inmek için sarhoş güzelliği, deli cesareti lazım. Yavaşça inmek, beklemek, akmak, kaymak, emek vermek... Kalbin ziline basıp kaçmadan... Dipte paletsiz, tüpsüz, korkusuz çırılçıplak yüzebilmek lazım.Teninle deniz arasına, ruhunla aşk arasına hiçbir şey koymadan...

 

Abraham Twerski, Istakoz'un sert bir kabuk içinde yaşayan narin, yumuşak bir hayvan olduğundan bahsediyor. Tıpki kış uykusundaki kırılgan insan gibi...Istakozun kabuğu hiçbir zaman büyümüyor. O yüzden Istakoz büyümeye başladığında, o kabuk ona dar gelmeye ve sıkıştırmaya başlıyor. Huzursuzlanan ve darlanan Istakoz, eğer insan olsaydı muhtemelen asla büyüyemezdi. Çünkü rahatsız hisseder hissetmez, antidepresanla, alkolle, bilgisayar oyunları ya da dizilerle sıkıntısını uyuşturup bastırırdı.. Ama Istakoz öyle yapmıyor. Konfor alanından çıkıyor, bir kayanın altına giriyor ve dar gelen kabuğunu atıyor. Sonrasında yeni bir kabuk oluşturuyor. Gün gelip daha da büyüyünce ve o kabuk da dar gelince, onu da kırıp yenisini çıkartıyor.

 

İstakozlar ve insanlar büyüdükçe kabuklar onları sıkıştırır. Büyümemize neden olan şey, kendimizi rahatsız hissetmemizdir. Bize yeniyi, daha iyisini, güzelini arattıran, içimizdeki huzursuzluktur; içimizdeki Nisan'dır. Stresli zamanlar, büyüme zamanının, konfor alanından çıkma zamanın geldiğinin işaretidir. Zorluklar altında ezilmek mi, yoksa onları büyümek için kullanabileceğimiz birer araç olarak görmek mi?

 

Tüm ağrılar, aslında bizi hastalıkların ilerlemesinden koruyan sinyallerdir. Zorlu ve stresli zamanlar da,  bizi daha iyi bir versiyonumuza dönüştürecek olan birer vesile.  Kalp kaslarımızı geliştirmemiz için ideal bir antrenman salonudur Nisan... Başta bize meydan okuyan o zorluklar üzerinden gelişir kalbimiz... Konfor alanında yağ bağlamak yerine, dönüşmek ve büyümek için...

 

Aydilge


Yorum Yaz