Kimsin Ben?

Yoksa ben, başkalarının düşünce, duygu ve beklentilerinin bir yansımasından ibaret miyim? Öyle miyim? Kimsin ben? Bakıyorsun etrafına...Bilgiler beynine kodlanıyor, hızlı hızlı... Düşünceler, yapılması gerekenler, iyiler, kötüler, güzeller, çirkinler, kalıp kalıp…

Yoksa ben, başkalarının düşünce, duygu ve beklentilerinin bir yansımasından ibaret miyim? Öyle miyim? Kimsin ben?

Bakıyorsun etrafına...Bilgiler beynine kodlanıyor, hızlı hızlı... Düşünceler, yapılması gerekenler, iyiler, kötüler, güzeller, çirkinler, kalıp kalıp beynine iniyor. Annenin arzuları, babanın nasihatleri, arkadaşlarının beklentileri, kabul görmek için aldığın son model telefonlar, sırf beğenilmek ve saygı duyulmak için laf arasına sıkıştırdığın İngilizce kelimeler, partide ''cool'' görünmek için ayna karşısında çalıştığın danslar, sabahları zapping'ine çarpan göbek atan kocamış kadınlar, küçümsediğin hediyeler için sunucuya yalvaran sesler, instagramda ''like'' almak için can attığın paylaşımlar, kovada can çekişirken içini burkan balıklar, balıkları yerken çektiğin lezzetli selfie'ler, çok düşünmeden kurduğun hayaller, hiç düşünmeden kırdığın hayaller, hiç bitmeyen arkası yarınlar, hangi şarkıyı dinleyeceğini, hangi filme gideceğini, hangi giysiyi giyeceğini söyleyen reklamlar, ancak o sıvı yağla lezzetlenen patatesler, üniversiteden televizyona, televizyondan depresyona düşen profesörler, uzun boylu ince kadınlar, uzun boylu ince kadınlara benzemek isteyen kısa boylu şişman kadınlar, güçlü, parlak saçlar için aldığın şampuanlar, şampuanların döktüğü bol kepekli, sırma saçlar, daha sağlıklı ve temiz bir cilt için harcadığın paralar, beynindeki sivilcelerini patlatanlar, insanlık tarihine kara bir leke olarak geçen ama adını bile hatırlamadığın olaylar, asla vazgeçemem diyip, bir anda vazgeçtiğin insanlar, seni yeni versiyonlarınla değiştiren kadim dostlar, sürekli güncellediğin batıl inançlar, git gide sağlamlaştırıp, yeniden ürettiğin ön yargılar, işe, güce, ona, buna geç kalmayayım derken, en önemli şeye, kendine geç kalışlar, istediklerini yaşamak yerine, yaşamak zorunda kaldıklarını ister görünmeler, akan bilgi içinde kayboluşlar, boğuluşlar ve hiç bitmeyen tutsaklıklar…

Şıp şıp şıp...

İşte tutsaklığın sesi. Dünya ağır çekimde hareket ediyor sanki. İyi sıkışmamış bir musluğun ucunda düşmeyi bekleyen ama bir türlü düşmeyen bir damla gibi. Koşu bandında koşup bir arpa boy yol gidememe hali... Yaparsam yanarım diyip vaz geçtiğin tüm düşler gibi... Sorumluluk almaktan, başarısız olmaktan, acı çekmekten korkuyorsun tabi. Kim korkmaz ki? Ama yaşayamamaktan da korkuyorsun değil mi? Asıl korkun hangisi? Ölmek mi? Yoksa istediğin gibi yaşayamıyor olduğunu fark etmek mi? Çünkü hepimiz ölmeyi becersek de, yaşamayı o denli beceremiyoruz sanki. Neden tüm cümleler kafiyeli? Bu kuralı kim söyledi? Bozmaya gücün yeter mi? Başkalarına 'evet' derken kendine hayır demeyi öğreniyor insan ve bu durum hiç de hayırlı olmuyor. Toplumda bir yer edinme, kabul görme baskısı ve tepemize inen tüm o beton roller, bize neler neler, ettiler... Kim bilir sen hangi aşkı düşürdün, hangi tutkuyu söndürdün yetişkin olmak adına? Hangi özel deneyimden vazgeçtin "normallik" uğruna? Alkışlar sana, bana! Kocaman adam olduk, olgun olduk, beş para etmez deneyimlerle dolduk. Hayat bir oyun alanı dediler, oyun yerine koyun olduk.

Şimdi ne yapacağını bilmiyorsun. Önünü göremiyorsun. Tüm bu sisli belirsizlikte kimsin, kimsin diyorsun. Ben misin? Zaten o kadar değişken, uçuşgan ki dünya, tutunabilecek anlamın da yok... Öyle hızlı ki her şey bir var, bir yok... Yüzeysel bağlarda, parça, parça, bir orda bir burdasın. Artık bütün varlığınla ne bir yerde, ne bir kalpte, ne bir şarkıda, ne bir candasın... Bir sürü yerde, o yüzden hiç bir yerdesin. Buna özgürlük diyorsun, yüzeysel dememek için. Aman canın yanmasın, acı çekmeyeyim diye paylaşmadan, derinleşmeden, fazla yükselmeden ortalama bağlar kuruyorsun. İncinirim korkusuyla, sığ sularda chat yapıyorsun. Zayıf yanların görünmesin diye, kalbinin açık yerlerini kapatıp sosyal podyumlara çıkıyorsun. Ayağını değil, kalbini burkuyorsun. Sonra da şifa bulmak için yaşam koçuna soruyorsun: Neredeyim? Bulunmam lazım... Koç da diyor ki ''andasın, anda, nameste nameste kal orda...''

Anda ve dardasın...

Hesap kitap yapmaktan eksile eksile, elde yok kalmışsın. Bir kırk ayak görmüşsün ve heyecanla sormuşsun: "Böyle nasıl yürüyorsun?" Kırkayak durup düşünmüş ve bir daha yürüyememiş…

Yürüyemiyorsun....

Yürüyemiyorsun...

 

Bavul Dergisi 2021 Mart Ayında yayınlanmıştır

 

 


Yorum Yaz