Mutluluk ve Suçluluk...

''Ben mutluluktan korkuyorum'' diyor yaralı ben. ''Mutluluktan mı korkuyorsun? Nasıl yani?'' diyor mantıklı tarafım. Mantıklı tarafım bazen anlamaz beni. O yüzden size anlatayım. Belki siz anlarsınız. Kendimi ne zaman çok…

''Ben mutluluktan korkuyorum'' diyor yaralı ben.
''Mutluluktan mı korkuyorsun? Nasıl yani?'' diyor mantıklı tarafım.
Mantıklı tarafım bazen anlamaz beni. O yüzden size anlatayım. Belki siz anlarsınız.

Kendimi ne zaman çok mutlu hissetsem, ruhumda garip bir iç sıkıntısı başlar. Hani sanki birazdan kötü bir şey olacakmış gibi; çok gülme ağlarsın der gibi; ya da dünyada binlerce insan sıkıntı çekerken sen niye mutlusun diye suçlar gibi. Huzuru tam yaşatmayan, insanın burnundan getiren bir hal yani...

İlk ne zaman hissettim bu duyguyu acaba? Bu tedirginliği? Mutlu olabileceğime dair ya da huzuru hak ettiğime dair bu şüpheyi? Çocukken, başıma sürekli bir şey geleceğinden korkan annemin taleplerine her karşı gelişimde ya da kendi başıma hareket etmeye kalkıştığımda onun ''Aman kızım yapma, kızım bak lütfen korkutma beni, bak çok üzülüyorum,'' deyişi geliyor aklıma. Oyun oynamak, basit yaramazlıklar yapmak için attığım her adımda annemde oluşan büyük panik ve endişe karşısında küçük bir çocuk olarak utanç ve korku hissetmeyip ne hissedecektim ki? Onu endişelendirip, üzdüğüm için duyduğum vicdan azabı, muhtemelen mutlu olduğumda sevdiğim insanlara zarar veriyorum düşüncesini ekti bana. Ya da ''annem endişelendiğine göre ben bir şeyleri yanlış yapıyorum, kendimi tehlikeye sokuyorum ve kendime bakmayı beceremiyorum'' düşüncesini... Bir yandan da müthiş bir utanma duygusunu... Yetersiz ve hatalı olduğum ve de kendi başıma yapamadığım her davranış yüzünden yerin dibine girme halini... Geceleri kendi başıma yatamayıp, annemi çağırdığımda nasıl da utanırdım kendimden. Olur da bir akrabamız tek başıma yatamadığımı öğrenirse diye ödüm kopardı.

Ne hissettiğimi anladınız mı biraz? Tanışmıyoruz biliyorum ama belki siz de benzer hisler yaşamışsınızdır benimle. Çocukken yalnız kalmak istediğinizde, arkadaşlarınızla olmak istediğinizde, oraya çıkma denilen yere çıktığınızda, annenizdeki o tedirgin hali görmek ve onun size kendini kötü hissettiğini söylemesi, sizde de suçluluk duygusu yaratmıştır belki. Bir tarafınız hayattan keyif almayı, suçlulukla eşleştirmiştir benim gibi. ''Keyif aldığında, başkalarını üzersin'' bilgisi kodlanmıştır zihninize. Hele ki o başkası, en büyük koruyucunuz olarak gördüğünüz anneniz ise, gerisi de çorap söküğü gibi geliyor işte.

Bütün bunlar tanıdık geliyorsa, siz de benim gibi anne babasının korkularını, ''bu onların korkusu'' diye ayrıştıramayıp, kendisinin bir eksikliği gibi görmüş olanlardansınız. Zaten çocukken bunu ''anne babanın eksikliği'' olarak görecek zihinsel kapasitesimiz henüz gelişmemiş oluyor. Hatta görsek bile görmezden geliyoruz çünkü bunu, bizi korumakla sorumlu olan kişilerin eksikliği olarak görmek, kendi eksikliğimiz olarak görmekten çok daha korkutucu geliyor.

O yüzden soğuk su içersek veya çıplak ayakla gezersek hasta olacağımıza, futbol oynarsak ayağımızın kırılacağına, sokakta gezersek kaçırılacağımıza veya saldırıya uğrayacağımıza gönülden inanıyoruz. Zaten sürekli kaygıya maruz kaldığımız için, bir süre sonra kaygısız ve huzurlu olmak bize anormal gelmeye başlıyor. O yüzden büyüdüğümüzde bile her mutlu olduğumuz anda bir tarafımızın huzursuzluk çıkarmasını anlayabiliyorum, çünkü biz böyle öğrendik. Normal olanı bu sandık. Kaygılanmazsak başımıza kötü bir şey gelirdi. Rahat olmak güvenli değildi. Hatta endişeli olmak bir sevgi göstergesiydi içimizdeki çocuğa göre; çünkü anne babamız, bizi sevdikleri için kaygılandıklarını söylerlerdi. Sonra büyüdüğümüzde anne babamızın yerini iç sesimiz aldı. Şimdi o iç ses, o huzursuz ve endişeli iç ses, bir yandan mutlu anları burnumuzdan getiriyor, bir yandan da güvenlik hissini veriyor bize. Çünkü annemizin sesini kopyalıyor. Rahat olmanın, huzurlu olmanın tehlikeli olduğunu papağan gibi tekrarlıyor. Mutlu olunca cezalandırıyor. Tam ağaca tırmanırken, annemizin ''Aman kızım düşeceksin korkutma beni'' diye bağırışı nasıl neşemizi ve heyecanımızı burnumuzdan getirdiyse, şimdi de mutlu anlarımızda, dayatılan sınırları aşıp tırmanmaya başladığımızda, kendi kendimizin burnundan getiriyoruz. Hatta ben bazen işi iyice abartıyorum ve başkalarının acılarını gördükçe kendi ''ufak tefek'' acılarımdan utanıyorum ve garip bir tümden gelim yapıyor aklım: ''İnsanlar çok mutsuz. Ben de insanın, o zaman benim de mutsuz olmam gerek'' şeklinde. Çünkü iyi şeyleri hak etmediğine inandırılmış, bu yüzden de iyi biri olmadığını düşünüp suçluluk duyan ve cezalandırılıp mutsuz olmayı hak ettiğini düşünen bir tarafım var. Keyiflendiğim ve mutlu olduğum anlarda, içimdeki huzursuzluğu bilinçsizce ortaya çıkararak kendi kendimi cezalandırmam da bundan...

Ama en büyük ceza ne biliyor musunuz? Tehlikelere karşı kendimizi korumaya çalışırken, ya da suçluluk duygusundan kaçarken hayatı yaşayamamak... Başarısız olmamak için denemekten, acı çekmemek için sevmekten kaçmak gibi… Yeterince anlamlı bir yaşam sürmediğimizi, tatmin olmadığımızı, hayatı kaçırdığımızı hissettiğimizde, zaten en büyük suçluluk duygusu baş göstermiyor mu? Yani suçluluk hissetmeyelim diye hayattan kaçarken, bu sefer de hayatı dolu dolu yaşayamadığımız için suçluluk duyuyoruz.En kötüsü de bu...

Ama belki bir şeyler değişmeye başlar artık. Küçük, ''yaralı ben'' ile daha çok konuşmaya başlarsam, belki artık istemeden de olsa endişeleriyle onu kortutan bir anne yerine, ona güvenen, teşvik eden bir yetişkine, büyümüş olan bana yaslanır... Yani kendisine. Açıkçası, anne babayı herşeyden sorumlu tutup ''bendeki sorunların kaynağı onlar!'' diye yine suçlayacak birilerini bulmak hiçbir şeyi çözmüyor. Annem yapabileceğinin en iyisini yaptı. Endişelerinin yanı sıra sayısız güzellik de kattı bana. Ama artık kendimle temas edip sorumluluk almam gerekiyor. Mesela küçük yiğenim, bir şeylerden korkup, ağlarsa, ona sarılıp yatıştırıyorum hemen. ''Niye korkuyorsun, ne eziksin, yakışıyor mu sana, bıktım senden, sen niye böylesin!'' demiyorum. Ama ne zaman ki ben bir sıkıntı ya da huzursuzluk hissetsem, kendime tam da bunları söylüyorum. İçimdeki korkan çocuğu sevmek, yatıştırmak yerine azarlayıp duruyorum. Bugün ise küçüklük resmimi elime alıp onun gözlerinin içine bakarak ben artık yanındayım diyerek yeni bir yola adım atacağım. Kendi kendimin ebeveynliğini üstlenip, özgürce koşup oynayan, düştüğünde kalkabileceğine güvenen, yardım istediğinde yeteri kadar yardım alan, sevgi ile endişeyi, boğmak ile sarılmayı ayırt edebilen bir çocuk yetiştireceğim.Kendimi yeniden büyüteceğim...

Aydilge

 


Yorum Yaz