Müzik Ruhun Gıdasıdır ama Bazen Gıda Zehirlenmesi de Olur...

En büyük sorunumuz ne biliyor musunuz? O kadar çok mutsuzluğa kodlanmış bir toplumuz ki, mutlu olmaya başladığımızda, ''Aaa yok bu olamaz'' diyip kendi ellerimizle onu sabote ediyoruz... Çünkü mutluluğun mümkün…

En büyük sorunumuz ne biliyor musunuz? O kadar çok mutsuzluğa kodlanmış bir toplumuz ki, mutlu olmaya başladığımızda, ''Aaa yok bu olamaz'' diyip kendi ellerimizle onu sabote ediyoruz... Çünkü mutluluğun mümkün olduğuna dair inancımız çocukluktan baltalanmış.  Mutlu olunca, yabancı bir boyutun içine düşmüşüzcesine panikleyip ele yüze bulaştırmamız ondan...

'İnsanların çoğu, yaşanmamış bir hayattan ölüyor' der Rainer Maria Rilke.Peki yaşamaya cesaret etmek kolay mı? Değil tabii! Deneyimlediklerimiz ya da başkalarının deneyimledikleri gözümüzü korkutur. Aman canım yanmasın diye strateji kura kura, kendimiz olmaktan çıka çıka yaşamaya çalışınca da gerçek anlamda bir şey yaşayamayız elbette. Hep bir korku, bir telaş, bir evham... Ailemiz başlar ilk önce doldurmaya, aman dünya çok kötü bir yer, sakın kimseye güvenme diye. Haberlerde, dizilerde, filmlerde ve şarkılarda sabah akşam acılı aşk hikayeleri yüklenir işletim sistemimize. Bizler, uzun süre neye maruz kalırsak ona alışırız . Doğdumuzdan beri  çok gülme ağlarsın diyen bir toplumda büyüdüğümüzden, hüzün ve acı varlığımızın bir parçası, tek gerçekliğimiz, kimliğimiz haline gelmiştir. Adeta o hüzünle tanımlarız kendimizi. İşte o zaman da hüzünsüz, korkusuz yaşama fikri korkutucu olmaya başlar. Çünkü tutunduğumuz dal, hüznümüzdür. Bir bakarız ki mutlu yaşamak hatırlayamadığımız bir şey olmuş. 24 saat felaket tellalığı yapan haberlere marzu kalırken, insanda başka bir hayatın mümkün olduğuna, mutlu olunabileceğine dair inanç mı kalır? Kalmaz tabi... Böylece politikacıların en bayıldığı insan tipi haline geliriz... Aşktan, hayattan, mutluluktan, daha iyisini sorgulamaktan vaz geçen, beklentileri dibe vuran insanları yönetmek kadar kolay bir şey yoktur çünkü...

Peki neden katlanıyoruz? Tüm bu yapmayın, etmeyinlere uyarsak başımıza gelebilecek tehlikeleri minimuma indireceğimizi sanıyoruz belki ama aslında neşeden, heyecandan, maceradan mahrum bir hayat yaşamış oluyoruz. Yani bunca önlemin, kaygının bize ödettiği bedel ne? Yaşamamak! Bu kadar büyük bir bedel ödemeye sırf belki kötü bir şey olur diye gerek var mı? Bu bedeli ödemek asıl kötü olan şey değil mi? Elimizdeki tek hayatı hayali şeylere önlem alarak harcamak ne kadar doğru? Sırf o kötü şey gelmesin diye çile çekmek, o duygunun kendisinden daha sıkıntı verici değil mi? En kötü olasılığı düşünmek, bize kendimizi önlem alıyormuşuz gibi hissettirse de bizi hayata karşı daha kırılgan yapmıyor mu?  Çevremizle, kendimizle ilişkimizi bozmuyor mu? Neden başımıza kötü bir şey geldiğinde bir şekilde üstesinden gelebileceğimizi düşünmüyoruz? Ya da bir kere ölmek yerine neden bin kere ölüyoruz? Ama sistem, korkulu, evhamlı, ses çıkarmayan insan istiyor ve bunu tepemize tepemize dayatıyor... Haydi bir düşünün, son yirmi beş senedir arabesk ruha yapılan bu ani yüceltmeler, tesadüf mü? Yoksa ne kadar ağlak olursak, o kadar az isyankar ve sorgulayıcı olacağımızı bilen bir sistemin bilinçli dayatması mı? Sorguladığım şey pop,rock, caz, arabesk gibi basit bir türsel karşılaştırma değil. Hangi tür, diğerinden iyidir gibi bir ötekileştirme değil. Ama öğrenilmiş çaresizliği topluma işlemenin en güzel formülü popüler kültür araçları değil midir? Ben bittim, mahfoldum ve zaten elimden hiçbir şey gelmez, acılıyım ben şeklindeki bir isyan, bizleri sistemi sorgulamaktan, baş kaldırmaktan, daha iyi bir dünya için mücadele etmekten alı koymaz mı? Var olana şükret, sana verilene şükret, daha iyisinin mümkün olabileceğine inanma ve sorgulama... Çünkü hayat acıdan ibaret demiyor mu bu kültür bize? Ve bu kültür sadece ''arabesk'' diye adlandırdığımız müzik türünün içinde değil, filmlerin, dizilerin, reklamların, hatta pop, rock vs. gibi görünen diğer türlerin içinde de hakim değil mi? Yeniden altını çiziyorum, söz konusu ettiğim, arabesk adı verilen müzik türü değil, çok daha geniş bir yelpazeye yayılan pesimist, çaresiz, ağlak ve pasif enerjidir. Ve bu mutsuz çaresizlik, toplumumuzun doğalı haline gelmekte... Belki diyeceksiniz ki toplumda acı zaten var, bunları yansıtıyorlar. Peki duygular üzerinden göz yaşı ticareti yapmak mıdır marifet? Yoksa acıyı da, mutluluğu da tüm duygular gibi kucaklayıp, insanda yüceltici bir hal, sorgulayıcı bir yoğunluk, bir arınma ve iyileşme hali yaratmak mı? Uzun lafın kısası, artık sizce de cinsel olmayan tecavüzlerin de farkında olmamızın zamanı gelmedi mi? Bedenimize izinsizce giren birinin fikri çok dehşet verici iken ruhumuza tecavüz edilmesi normal midir? Diyeceğim odur ki müzik ve sanat ruhun gıdasıdır belki ama bazen gıda zehirlenmesi de olur...

Aydilge


Yorum Yaz