Sadakatsiz!

Günlerce bir kadının, onu aldatan kocasını ve sevgilisini yemek sofrasında rezil ettiği anları izledik. Çoğu insan alkış tuttu, intikam almak güçlü kadınların özelliğidir dendi. Aslandı, kaplandı, yaşasındı. Sadakatsiz'di dizinin adı. Kastedilen sadakatsiz, adamdı tabi ama ben bambaşka bir sadakatsız gördüm. Kendine sadakatsız olanı... Sırf intikam alacağım diye, hayatını kendine değil yine onu aldatan eşine odaklayan kadını gördüm. Adamın canını yakacağım diye, onun en iyi arkadaşıyla yatan, bedenini sevmediği bir adamla paylaşarak, aslında yine kendini cezalandıran, kendi canını yakan kadını gördüm. Güçlü birini değil, gücünü kocasının acı çekmesine bağlayan, tutsak birini gördüm. Kendi mutluluğunun peşine düşen değil, kocasının mutsuzluğu üzerinden geçici mutluluk kırıntıları arayan bir bağımlı gördüm. Ve intikam girdabında kendine değil, yine eşine odaklanan tutsağın, güçlü kadın diye bize yedirildiğini gördüm. Asıl sadakatsizi, kendine sadakatsiz olanı gördüm...


Beni gördüm, seni gördüm. Hep demişimdir, içinden bir türlü uğurlayamadığın bir gidenin varsa, aşk zaman aşımına değil; kalp, aşk aşımına uğrar. Çünkü sevdiğini ne kadar çok aklına getirirsen getir, yanına getiremezsin. Denizleri aşarsın da bir kaşık sevdada boğulursun. Bazı geceler, yırtılı yırtıla kanarsın. Kendi pençelerine takılırsın. Hızlıca oluk oluk boşalır için ama bir şişe bile dolduramazsın. ''Bu kadar mı küçük içimdeki dünya?'' der kahrolursun. Yaslanacak omuz ararsın hepsi uçurum çıkar. Dostların seni hızlıca teselli etmeye çalışırlar. Neyin var anlat derler, anlatırsın bu sefer de boşver derler. Zaten boş veremediğin için anlattığını unutuverirler. Ha bir de ''Aklından çıkar onu artık!'' da derler. İyi de akılla sevmez ki zaten insan, kalbiyle sever. O zaman ''Bir kapı kapanıyorsa diğeri mutlaka açılır'' derler. Ama sen kapanan o kapının ardından o kadar uzun süre bakakalırsın ki, açılan diğer kapıyı fark etmezsin bile... Çünkü o gıcık geçmişin, şimdinin canına kıyar. Dün, bugünden mutluluk çalar. Takılıp kaldığın o anılar, şimdinin boynunu kırar. O alçak deneyimler, en büyük düşmanın olur ve şimdiyi olduğu gibi yaşatmazlar sana. Hayalet gibi takılırlar peşine tüm yeni olasılıkları gölgeleyerek. Bütün bu evham, gelecek kaygısı, intikam arzusu, korkularının kaynağı eskiden yaşayıp da unutamadığın, darbe aldığın, kazık yediğin, parça parça kırıldığın olaylar değil midir zaten? Geçmişle yüzleşemediğin için yüzsüzleşirsin, ya da hissizleşirsin sen de... İntikam alırsan, bedel ödetirsen toparlanacağını sanırsın... Bedel ödetmenin bir fondoten olduğunu; fondotenin cildini geçici olarak güzelleşmiş gibi gösterip, aslında cildini daha çok bozduğunu görmezden gelirsin. İntikam boyalarını sürersin kalbine ve kalbindeki çatlaklar kapanmış gibi yapıp aslında daha çok derinleşirler çünkü acı verene tutunmaktan vaz geçmedikçe, onunla arandaki ipi bırakmadıkça, intikam alırken onun boynunu sıkıyorum sansan da, tuttuğun ipin kendi elini parçalamakta olduğunu fark etmezsin. Tıpkı patatesler gibi... Patates mi? Patates nereden mi çıktı şimdi? Eski erkek arkadaşımın beni aldattığını öğrendiğimde, bana patates çok iyi gelmişti. Yok patates yemen muhtemelen seni rahatlatmak yerine kilo aldırır ama ben aslında okuduğum bir patates hikayesinden bahsediyorum. Hikayede bir öğretmen var. Öğrencilerinden ödev olarak okula beşer kilo patates getirmelerini istiyor. Ertesi gün çocuklar patatesleriyle beraber şaşkın şaşkın okula geliyorlar. Öğretmen: “Bugüne dek affedemediğiniz, gıcık olduğunuz canını yakmak, intikam almak istediğiniz her kişi için bir patates alın, o kişinin adını o patatesin üzerine yazıp torbanın içine koyun.” diyor. Bazı öğrenciler torbalarına üçer-beşer tane patates koyarken bazılarının torbası neredeyse ağzına kadar doluyor.


Öğretmen “Bir hafta boyunca nereye giderseniz gidin, bu torbaları yanınızda taşıyacaksınız. Yattığınız yatakta, bindiğiniz otobüste, okuldayken sıranızın üstünde, hep yanınızda olacaklar.” diyor.

Sonra ne mi oluyor? Bir haftacık bile o yükü taşımaya dayanamıyor çocuklar. İkinci gün dökülmeye başlıyorlar: ''Hocam kolumuz koptu... Hocam ama her yere mi yani? Hocam bunlar kokuyor ya... Hocam çok ağır... Hocam bizi niye cezalandırıyorsunuz?''

Peki biz kendimizi niye cezalandırıyoruz? İki gün bile patates taşımaya katlanamazken, o ağır yükleri, o intikam duygusunu, o kini, nefreti, öfkeyi, kalbimize nasıl taşıtıyoruz? Nasıl kıyıyoruz kendimize? Patatesler kokuyor üstelik... Kalbinde kokuşmuş ilişkileri tutmak istediğine emin misin? Sadakatsiz olanı cezalandırmaya çalışırken, kendi özüne sadık kaldığından emin misin? Asıl sadakatsiz sen misin? Kendine?

 

Ocak 2021 Bavul Dergisi'nde yayınlanmıştır.


Yorum Yaz