Sahibinden Satılık Mis Gibi Acı

Ne çektiysem, gülümsememden çektim. Hani derler ya, güler yüz çok önemlidir, neşeli insanları herkes sever diye.. Yok kardeşim öyle değil. Özellikle ülkemizde güler yüzlü insanlar pek sevilmez çünkü herkes mutsuz olunca, acı normalleşir ve kimsenin kendi acısını iyileştirmek gibi bir çaba içine girmesine gerek kalmaz. Ama ortada güleç biri olunca, o acı kabak gibi daha belirgin hale gelir. ''E gelsin işte ne güzel, böylece insan acısına çare bulur, bakış açısını değiştirmeye çalışır'' diye düşünebilirsiniz ama genelde kimse böyle düşünmez. Çünkü değişmek istemez. Değişmek, sorumluluk almayı, mücadele etmeyi gerektirir ki zor iştir. O yüzden ''Ya bırakın bizi mutsuzluğumuzun içinde, öyle neşeli neşeli çıkmayın karşımıza, hasta etmeyin bizi!'' gibi bir duygu durumu oldukça yaygındır. İnsanlar güzelce oturmaktadırlar kendi bunalımlarında; ne gerek vardır ki şimdi onlara güneşin ihtimalinden bahsetmeye! Ayrıca bu ne cürettir. Bu güleç insanların zaten tuzu kurudur. Onların başına kötü hiçbir şey gelmediği için gülebilmektedir onlar. Acıya rağmen bilinçli bir şekilde gülmeyi seçmiş olma ihtimalleri yoktur. Acıyı bilen insan, gülmez. Büyür, güçlenir, ama gülmez. Gülerek büyünemez zaten, illa ağlanacaktır!

 

Efkar fetişisti ülkemizde bu yüzden güleç isanlar genelde saf ve şuursuz, hatta boş insanlar olarak görülür. Dertli dertli oturuyorsan, bunalımdaysan, derin bir insansınmışsın gibi algılanır. Ah ne kadar ''coolsun''dur. Çünkü dünya acı doludur ve tüm o acıya rağmen gülmeye çalışmak, kederli pozlarla söylenmekten daha zor değilmiş gibi, pozcular daha karizmatik durur. Her zorlukta bile gülümsemeye çalışan insan ise salakmış gibi damgalanır. Üniversiteyi hem bölüm hem üniversitenin genelinde birinci olarak bitirdiğimde bile ''şu sırıtık kız mı birinci oldu'' demişler arkamdan. Çünkü ''sırıtık insanlar'' akademik kapasiteye sahip olamazlar! İlk iki romanım çıktıktan sonra, ''Aaa ne kadar sıcak kanlı,güleç bir insanmışsınız, o romanları nasıl yazdınız?'' diyerek iltifat ettiğini sananlar oldu. Güleçler kitap yazamaz çünkü... Boş beleştir onlar. Yoksa insan böyle bir hayat karşısında gülebilir mi?

 

Evet gülebilir! İnadına gülebilir. Çünkü gülmek bazı insanlar için kaçış değil, bir direniştir. Bir tutunma ve mücadele şeklidir. Yıkılmadım, ayaktayım diye poz kesmeden haksızlık, yalan, ihanet ve akla gelebilecek her türlü acı karşısında ''bak yine de burdayım, göz yaşım kadar gülüşüme de sahip çıkıyorum'' diyebilmektir. Çok gülme ağlarsın diye korkutulan bir toplumun kahkaha zedeleri olarak, yaraya umut sürmektir. ''Bakın yarama, mis gibi yara, en büyük acı benim acım. Benim derdim kimsede yok, sahibinden mis gibi acı, gel vatandaş gel!'' diye acı çığırtkanlığı yapmamaktır. Göz yaşı tüccarları her alanda kar ede dursun, yanakta beliren gamzeden korkmamaktır.

 

Diyorum ama kime anlatıyorum. Ne zaman hareketli bir şarkı yapsam, ''Ah nerde o slow şarkılarınız'' diyenler başlar hemen. Tempo hızlandıkça kalite düşüyor sanki. Göz yaşının dozu arttıkça entelektüel kapasitesi artıyor sanki müziğin... Duygu samimi mi değil mi çok önemli değil. Yeter ki ver acıyı, ver efkarı... İçtenliğe, hakikate kim bakar ki? Süper kahramanların bile gerçek yüzü ortaya çıkmışken... O nerden çıktı derseniz, The Boys dizisini izlemenizi öneririm. Hali hazırda izlediyseniz, söz konusu süper kahramanların kostümlerinden bile daha kostüm haline gelen karakterleri, size de çok tanıdık gelmiştir. Kadın haklarını, cinsiyet eşitliğini savunan kahramanın, bu rolü üstlenerek kendisine nasıl prestij getireceğini hesaplamasını, gay bir müzisyenin şarkısını dinlediğini göstererek (gayet maço olmasına rağmen) oradan da prim kasmasını, bir diğerinin vatan millet konuşması yaparken gözünden süzülen bir damla yaşın zamanlamasını bile hesaplamasını, halktan gelmenin, ''sizden biriyim'' demenin avantajlarını kullanışını, saatlerce ayna önünde çalışıp rol kesişlerini ve herşeyin nasıl planlı programlı ve sahte olduğunu izleyip çok şaşıran yoktur herhalde. Çünkü artık ne yazık ki hakiki duygulardan çok hangi duygu üzerinden şov yaptığınız ve o şovla ne kadar taraftar ve takipçi topladığınız önemli olan. Mütevazılık ve doğallık da şov olarak yapıldığında çok güzel prim yapar. Ama hakikiyseniz, işiniz zor.

 

Yüksek lisansımı yaparken asistan hoca olarak derse girdiğimde arkamdan ''Bu ne yahu anime karakteri gibi hoca mı olur'' dediklerini duymuştum. Çünkü bilgili ve saygı değer insanlar, çizgi film karakteri gibi saçlarını kestirmez ve dersi büyük bir coşku ve paylaşma sevinciyle anlatmaz. Bu hiç cool değildir. Zaten bir süre sonra hocanın içi de o soğuk amfiler ve taş duvarlar gibi taşlaşmaya başlar.

 

Albümümün çıktığı ilk zamanlarda ise bir talk show'a katılmıştım. Yanımdaki hüzünlü, feleğin çemberinden geçmiş efkarlı ve isyankar rockçıya son derece saygılı davranan showman, bana gelince saçma sapan zevzeklikler yapıyordu. Bir durdum, iki durdum, üçüncü de suratım asıldı. Reklam arası bana gelip '' Ya seni çok yakın buldum kendime, bozulmuyorsun değil mi, ailemizin kızı gibi güler yüzlü ve içtensin'' diyince bir an kalakaldım. Sonra '' Demek ki sizin ailede içten ve güler yüzlü olanlara saygısızca davranılıyor'' dedim. Reklam sonrası adamın tavırları düzeldi mi hayır. Peki sonuç ne oldu? Bu sefer bana adam iyice tavır alıp programda hiç yokmuşum gibi davrandı. Ama önemli değildi. Çünkü sınır koymanın amacı karşımızdaki insanın davranışını değiştirmek değil, ihtiyaçlarımızın arkasında dimdik durmaktır. Hayatta en değerli kararlar o sınırlarda gerçekliyor... Hakikatın sınırında.

 

Efkar fetişizmi gibi pozitif olmak üzerine kurulu bir yalanlar çemberi de ayrı bir yerden dönüyor. Enerjini düşürme, gülümse. Hayat çok güzel. Aktif, dinamik ve heyecanlı ol! Burda da en çok, yine güleç insanların başı yanıyor. Çünkü onların ufacık bir yüzünüzün asılmasına, düşmesine kimsenin tahammülü yok. ''Ay biz seni böyle görmeye alışık değiliz, ay bu sen değilsin, sen böyle olursan biz ne yapalım'' şeklinde bir baskı yağmuru başlıyor. Yani ''senin üzüntünü, acını onaylamıyoruz, uğraşmak istemiyoruz, ciddiye almıyoruz, hadi hemen neşelen de başımızı ağrıtma'' demenin kibarcası. Keşke biraz rahat bıraksak birbirimizi, kendimizi... Ağlamak ve gülmeyi yargılamak yerine, neyin hakiki neyin sahte olduğuna odaklansak? Hakiki olanı olumsuz da olsa bağrımıza basıp, sahte olanın o süslü, yapışkan kremasından yıkansak? Biliyorum hiç kolay değil. Bazen ne hissettiğimizden çok ne hissedermiş gibi yaparsak, daha çok ilgi çekeriz ve onaylanırız meselesine odaklanıyoruz. Ve git gide kendimizi unutuyoruz. Çünkü değerlerimizi, başkalarının onayını kazanmak için harcadığımızda, kim olduğumuzu hatırlamak zorlaşıyor. Demans hastalığının günümüzde bu denli artışa geçmesinin bir nedeni de belki budur. Bir kendimiz kaldı mı ki hatırlayalım? Benim bir yöntemim var, belki size de yarar. Ne zaman kaybolsam, o minik Aydilge'nin eksik dişleri ve hafif çıkık çenesiyle bana afacan afacan baktığı resme bakıyorum. O gülüşe tutunuyorum. İpin ucu hep kendime çıkıyor... Gülümsemenize tutunun... Göz yaşınız hakikiyse ona da...

Bavul Ağustos 2021 sayısında yer almıştır.


Yorum Yaz