Tacize Uğradım Az Önce...

Tacize uğradım az önce. Beşiktaş'ta, gündüz vakti. Kendi aralarında Arapça'yı çağrıştıran bir dil konuşuyorlar. Üst baş kötü... Bir şeyler çekmişler belli. Acı, çile ve kafayı... Çekmişler... Üzerime doğru yürüyüp, bana…

Tacize uğradım az önce. Beşiktaş'ta, gündüz vakti. Kendi aralarında Arapça'yı çağrıştıran bir dil konuşuyorlar. Üst baş kötü... Bir şeyler çekmişler belli. Acı, çile ve kafayı... Çekmişler... Üzerime doğru yürüyüp, bana dokunmaya çalışıyorlar.  Usta manevralarla sıyrılıyorum. Çevik, zinde, panik ve aktifim. Uzaklaşıyorlar. Ben titriyorum. Tir tir ve tirtirin bilimum türevleriyle... Midemde şiddetli bir bulantı; harf değişiyor: Bunaltı... Birini arayıp anlatsam mı?

 

''Ah o Suriyeliler var ya...'' diye feveran ediyor aradığım ''biri''. ''Suriyeliler çok fena,'' diyor. Beyoğlu'nu da Araplar sarmış zaten. Araplar da çok fenaymış. Hatta Suriyeler... Kapıyorum telefonu. ''Biri'', sevmiyor Arapları ve Suriyelileri. Aklımdaki kamera, 'Biri''nin Avrupa'daki versiyonuna zum yapıyor. ''Şu iğrenç Türkler var ya...'' diyor bu sefer Avrupalı ''biri''. Ardından, kuantumcu beynim, parelel evrendeki kendi versiyonuma bağlanıyor. Paralel versiyonum, Facebook'a duyuru yapıyor: ''Az önce Araplar tarafından tacize uğradım. Ülkemizi batırdılar. Kendi ülkemi tanıyamıyorum!'' Parelel evrendeki versiyonumu kapıyorum.

 

Hepimizin içindeki küçük faşisti görüyorum. Dünyayı, bombalardan önce onun nefreti patlatacak. Görüyorum onu. Yine tıkınıyor, hep birilerinden nefret ederek göbeğini şişiriyor küçük faşist... Ona benzeyenlere sempatisi sonsuzken, öteki saydıklarına yönelik şiddete, haksızlığa, vahşete pek sessiz, hatta bu durumdan hoşnut... 'Oh olsun'culuk oynuyor.  İğrenç olan Suriyeliler değil, sistemin ta kendisi, diyemiyor. Saldırganı değil kurbanı suçlayan bir organize riyakarlık düzenidir gidiyor... Her şeyin sorumlusu Suriyeliler mi gerçekten yoksa uluslar arası savaş kartelleriyle sevişen ve içimizdeki nefretle orgazm olan sistem mi? Sen düşünedur, kamerayı dünyanın başka bir yanına çeviriyorum ben. İnsanı insanlıktan çıkaran ve mayamızı bozan bu sevgili düzenin yaratıcıları, biz aynı fıkranın içinde debelenip dururken, fıkraya gülmekle meşgul.. Hahaha! Bir gün bir Türk, bir Arap, bir Fransız...

 

Fıkra devam ediyor, ben tacizden kaçıyorum, ama bombalardan değil... Çünkü insanı insana kırdıran ötekileştirme bombasının tohumlarını özenle ekmişler içimize. Ayaklı atom bombası şeklinde dolaşıyoruz. Ayaklardan biri soruyor: Sevmediğimiz davranışların Suriyeli olmak, Türk olmakla bir alakası var mı yoksa bizi çaresiz, bilgisiz, parasız, vatansız, topraksız bırakan çarkla mı alakası var? Diğer ayak, yüzü olsa 'hımmm' diye uzaklara bakıp, düşünceli bir ifadeyle soracak:  ''Artık Suriyeliyi, Türkiyeliyi, şuralıyı buralıyı bırakıp, içimize atılan atom bombasına ve bombayı atana baksak mı?

 

Ama yüzü yok ayağımızın. Basıp geçiyor vicdanımızın üzerinden. Ve ayrılıyor ayaklarımız. Cılık cılık... Ve bu ayrımcılık, nasıl da vıcık vıcık! Bulaştı mı kalbe gitmiyor.  Peki ya bu genellemeler, ellemeler...Nereye elliyor? Sisteme eller mi? Hayır, hayır. Sisteme elleme, dokunma! Dünyadaki adaletsiz ekonomik dağılıma, savaşlara, insani şartlarda yaşama hakkını engelleyen kodamanlara ve onların oyunlarına elleme! Suriyeli'yi kendi yurdundan edip, insani vasıflarını kaybedecek duruma getireni sorgulama! Pis Suryeli, pis Arap, pis Türk de. Bak çok kolay, rahatlatıcı. O pisse, sen temizsin çünkü... Üstten bakmak ne güzel, ne rahatlatıcı. Fıkra mı bu, komik mi? Bir  Arap, bir Türk, bir İngiliz, bir Fransız, bir fıkranın içine tıkılmışız. Bu fıkradan çıkış var mı? Bu kalp bir gün sadece insan olduğunu hatırlar mı?

 

Aydilge


Yorum Yaz