Yaşasın Yara Kardeşliği!

Nerdesin şekerim? Andayım canım...  Evet, hep beraber andayız ve mis gibiyiz... Bencilce, hazzın içinde keyif süren, ''an''ıları parçalayıp, özgürlük kisvesi altında an'a tutsak olan ruhlarımızın mistik ama bir o kadar…

Nerdesin şekerim? Andayım canım...  Evet, hep beraber andayız ve mis gibiyiz... Bencilce, hazzın içinde keyif süren, ''an''ıları parçalayıp, özgürlük kisvesi altında an'a tutsak olan ruhlarımızın mistik ama bir o kadar da ''fashion'' imajını sonuda bulduk!

 

Zaten o kadar hızlı, değişken, uçuşgan ki dünya, tutunabilecek anlamımız da yok... Öyle hızlı ki her şey bir var, bir yok... O yüzden aslında hiç yok... Yüzeysel bağlarda, parça, parça, bir orda bir burdayız... Artık bütün varlığımızla ne bir yerde, ne bir kalpte, ne bir şarkıda, ne bir candayız... Bir sürü yerde, o yüzden hiç bir yerdeyiz... Buna özgürlük diyoruz, yüzeysel dememek için... Hatta ''Ey özgürlük'' diyoruz en afilisinden. Aman canımız yanmasın, acı çekmeyelim diye paylaşmadan, derinleşmeden, fazla yükselmeden yürüyoruz...

 

Hem yaşam koçlarımız da var. Onlara soruyoruz sıkışınca. Bize, yap denileni yapıp, ortalama bağlar kuruyoruz. İncinirim korkusuyla kimseyle derinleşmeden sığ sularda chat yapıyoruz. Zayıf yanlarımız görünmesin diye,  kalbimizin açık yerlerini kapatıp, kayboluyoruz. Sonra bir sürü para döküp kendimizi bulmak için yaşam koçumuza soruyoruz.. Ben neredeyim diyoruz? Kendimizi, kendimize sormayı, bir türlü akıl etmiyoruz... O da bize diyor ki ''anda olun''...

 

Oysa yaşadığımız deneyim her ne ise, onu hissederek, iliklerine kadar hissederek, demlenerek yaşamaktır anda olmak... Gününü gün edip, kafaya hiç bir şey takmamak şeklinde içi bomboş kılınmış bir kolaycılık değil. Kadim bir "kendini bilme, dinleme, hissetme" hali...

 

 

Tıpkı akışına bırakmak gibi... Ah pardon biz onu da reklam sloganına dönüştürdük değil mi? Günümüzde ataletin ve başarısızlık korkusunun en büyük sığınağı akışına bırak lafı olmadı mı?

"Boşver gitsin, sen hiçbir şey yapma, olması gereken sana gelsin" diye yorumlamak işimize mi geldi? Oysa akışın kendisi bir eyleme halidir zaten... Akışına bırakmak için önce akmanın, akmak için de emek ve hareketin gerektiğini bilmezden geldik. Evet hayata güvendiğinde, olacak olan, en doğru zamanda, olması gerektiği şekilde olmaktadır doğru... Ama tek bir şartla... Sen de onunla beraber hareket edip değişip dönüşüyor ve emek veriyorsan...Yoksa akışa, bakışa, yokuşa, her nereye bırakırsan bırak bir işe yaramaz. Aksine bıraktığın herşey düşer ve parçalanır...

 

Peki derdimiz ne bizim? Belki de öyle çok korkuyoruz ki incinmekten, bu haz  ve kolaycılık çağında, hızlıca sevip ü, incinmeden sevilmek istiyoruz. Oysa sevgi gerçekse, birbirimizin incinebilir yerlerine değecek olmak kaçınılmaz... Kardeşlik, yarenlik, dostluk uğruna kalbimizi açtığımuz anda çıplak, hassas ve korunmasız olmami gerek. Ya hiç kimseyi sevmeyeceğiz  incinmeyelim diye ya da kahramanca seveceğiz iliklerimize kadar acıyı da mutluluğu da dibine kadar hissede hissede... Çünkü sevgi çıplak ve narinken gerçek... Bu kadar safken, nasır tutmamışken, kabuk bağlamamışken incinebilir olması onun canlı ve gerçek olduğunu gösterir. Kurşun geçirmez, orunaklı, kontrollü kalpler incinmez evet, acı çekmezler, ama ne yazık ki hakiki anlamda sevemezler de...

 

Zaten acı, yara aldığımızda değil, asıl yaralandığımızı kimse duymadığında başlar.... İnsan, zaman zaman mağarasına saklansa da eninde sonunda duyulmak ister derinden ve yankı ister ötekinin kalbinden. O yüzden ne zaman insanları dinlesem kahkahalar, bir bakıyorum ki ağlayışlara yenik düşüyor. Eğlenceden sonra evde odasına kapanıp ağlayanların sessiz gümbürtüsü hep daha fazla. Çünkü İnsan haz arayan bir varlık diye dayatsa da reklamlar, hepimiz duyulmak ve hissedilmek istiyoruz aslında... Ötekinden bir yankı bulmadığımızda ne kadar varız ki, paylaşmadığımızda, hemhal olmadığımızda? Senin garipliğin, incinirliğin benden bir tepki istiyor. Benim acım senin tarafından duyulmak istiyor. Sorumluyuz işte hepimiz birbirimize... Kalp kırıklıklarımzın sesini gerçek anlamda duysaydık dayanılmaz bir gürültü kopardı evrende...Çünkü her an birileri parçalanıyor... Kulak verin seslere... Söylenen kadar söylenilemeyenlere de, çünkü her gün daha fazla göz yaşı siniyor, evrenin tenine...

 

Önemli bir yol ayrımı var. Yaşamak mı (acı çekmek pahasına) yoksa hiç bulaşmamak mı (olduğun yerde saymak pahasına) Hangisi daha kötü? Ben yaşamak istiyorum, kahramanca... Super girl kostümüm olmadan... Korunaklı, steril ama bomboş öleceğimize korkmadan yaralarımızı gösterelim istiyorum birbirimize... İnsan en çok yaralarından tanır birbirini, kardeşini, yarenini, benzerini... Ve her yara, eninde sonunda kendi şifasını çağırır illa ki... Yaşasın yara kardeşliği!

 

Aydilge


Yorum Yaz